|
|
February 28

RadyoNur (RadyoNurPenceresi) radyomuzdan sonra yakın zamanda normal yayınına başlayacak olan "24 Saat Risale Internet Radyo"muzda test yayınlarına başladı. Şimdilik RadyoNur sitemiz altından test yayınlarını yapan radyomuzu dinlemek için tıklayabilirsiniz..... | April 09
|
|
|

 
Üstad'a Mektup!
Bismihi Sübhanehu Esselamu Aleyküm VeRahmetullahi Ve Berekâtühü Aziz
Üstad'ım,Senin müjdesini verdiğin asırdan, sana olan minnettarlığımı dile getirmek
için bu mektubu yazıyorum. Sana ve Nur yoluna baş koymuş bütün şakirdlere
selâm olsun. Selâm olsun Nur'a gönül verenlere. Selâm olsun bu asrın
kudsîlerine...
Sen acele ettin, baharda geldin. Nur yağmuruyla toprağı mayaladın, havayı ılıttın,
mevsimi yumuşattın. Bugün, geçmişte müjdelediğin ``yaz"a az kaldığının işaretleri
zuhur etmeye başladı. Bunu fark edebiliyoruz. Çünkü Kur'ân'ın zırhı, imanın
anahtarı, gönüllerin ve kalplerin ihtiyacı olan Risâle-i Nurlara kimse engel olamıyor.
Önünde hiçbir batıl duramıyor. Ya önünden kaçıyor, ya da Hak'kın, hakikatin altında
ezilerek, tarihe gömülüyor.
Senin, hayatınla, ilminle, azminle, şecaatinle, sebatkârlığınla, ihlâsınla attığın
tohum, filizlendi de boy vermeye başladı. Bir Said'in yerine, bugün milyonlar Said
Nur yoluna baş koydu. Risâle-i Nur'lar öyle intişar etti ki; artık Nurlar'ı dünya
tanıyor, biliyor, okuyor ve yaşıyor. Tüm dünya, Nurlar'la İslâm'a koşuyor.
Tabiatperestlerin bile kör gözleri bile, Nurlar'ın vesilesiyle Allah'ın varlığını görüyor.
Seslerini bile çıkaramıyorlar artık. Dünyadaki bir çok üniversitede, Risâle Nur
Külliyatı tez konusu oluyor. Müjde Üstad'ım müjde; Bugün bir değil, bin, belki
binlerce Medresetüz Zehra var.
Elli yıl önce, kerameten, haberini verdiğin internet vardı ya, bugün Risâle-i Nur,
biiznillah, oraya da hükmetti. Gün geçmiyor ki, yeni bir Nur sitesi daha eklenmesin,
yeni bir site daha açılmasın. Şu sıralar dört bin civarında Nur sitesi var. İnşaallah
bu sitelerin sayısı milyonları bulacak. Farklı dillerden, farklı milletlerden, farklı
insanlar Nurlarla müşerref olacak. Senin müjdelediğin gibi, bütün dünya Kur'ân'a
sarılacak.
Artık semavat Nurlandı, akıllar Nur'landı. Hep Allah'ı düşünüp, ihlâs gayesiyle amel
ediliyor. Ortalıkta bolşevik baykuşları, eskisi gibi ötemiyor. Karanlık mağaralardan
arada bir çıkıp, tekrar kaçıyorlar. En ufak bir bulut gölgesinde umutlanıp çıkıyorlar,
Nur'a maruz kalınca kan kusarak kaçıyorlar.
Hani bize hatıra bıraktığın, tefekkür arkadaşların, çınarla katran vardı ya. İşte onları
bize çok gördüler. Nasıl geçmişte senin kabrini de çok görmüşlerdi ya, işte aynı
oyunu tekrar oynadılar. O iki masum ağaçları acizliklerini itiraf ederek kestiler.
Sonra da Nur'dan kaçtılar. Kışkırtmak istedikleri bizler ise, geçmişte olduğu gibi,
senin tavsiyene uyduk, oyuna gelmedik. Ömrün boyunca düstur edindiğin;
``ASAYİŞİ TEMİN" ilkesine sadık kaldık. Hakkımızı kanun yoluyla arıyoruz.
Alamasak bile önemi yok, nasıl olsa Mahkeme-i Kübra'da alırız.
Hizmetler yalnızca bu kadar değil Üstad'ım. Nurlanmamış mekân bırakmamak gayemiz. En
büyük ve en zararlı hastalık olan, imansızlık hastalığını, Nur eczahanesiyle tedavi
edip, önüne sed çekmek niyetiyle yaptığımız kampanyalar, biliyoruz ki, Allah'ın
inayetiyle amacına ulaşacaktır. Tabiî ki önümüze engeller çıkacak. Ama senin de
dediğin gibi; ``Ne ehemmiyeti var". Elhamdülillah, dar görüşlere ve dar
düşüncelere kapılmadan iman-Kur'ân hizmetine devam ediyoruz ve inşaallah
devam edeceğiz. Sen tohumu oldun, biz de gövdesi hatta dalları olduk. Yakındır
meyve vermesi.
Bugün bir çok parçaya bölündük. Oyunlar oynandı üzerimizde. Hileler yapıldı. İfrat
komitesi yine görevine sadık kaldı. Sakın üzülme Üstad'ım. Aynı kökten, aynı
gövdeden çıkan dallarız biz. Hepimiz demokrasi güneşini bekliyoruz. Ve
ufkumuzdaki karanlıkları, Nurlar'la dağıtmak yegâne vazifemiz.
O güneş yakındır inşaallah. Üstad'ım; güneş tepeye çıktığında, imaja değil de, fikre
saygı duyulmaya ve değer verilmeye başlandığında; Nur ağacı, en tatlı, en leziz
meyvelerini verecek. Cennet meyvelerinden, herkes, doyasıya istifade edecek.
Biz o günün umuduyla, şevkle hizmet edeceğiz. Elimizden geleni, yalnızca Rızai
İlâhî için, yapacağız. Ve sana söz veriyoruz;
``Efendimiz Resulullah'ın (asm) önderliğinde, ehli sünnet ve'l cemaat düsturuyla,
emanet ettiğin Risâle-i Nurlar'ın rehberliğinde, Sahabe mesleğini devam
ettireceğiz. Eğer, biri çelme takacak olursa, ehemmiyet vermeksizin, küfür alevleri
içindeki imanımızı kurtarmaya koşacağız."...

| |  February 23
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
''RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH'IN ADIYLA''
''IN THE NAME OF ALL
AH, THE MERCIFUL, THE BENEFİCENT'' |
''Im Namen Allahs, des Allerbarmes, des Barmherzigen" |
|
|
| http://www.kuran-ikerim.org/ |
|
|

• Kur'an-ı Kerim.org sitesi yayın hayatına başladı.
Nur Penceresi webmasterı tarafından hazırlanan, içeriği site ekibi tarafından itinayla eklenen Kur'an-ı Kerim portalımız http://www.kuran-ikerim.org/ sitesi yayın hayatına başladı. Site muhteva olarak Kur'an-ı Kerim' in arapçası ve meallerini okuma, bunlar üzerinde araştırma yapmak için düzenlendi. Sitede Diyanet, Suat Yıldırım ve Ümit Şimşek mealleri yer almaktadır. Ayrıca arapça Kur'an sayfaları ise Üstad Bediüzzamanın tertibiyle Hüsrev Altınbaşak' ın yazdığı tevafuklu Kur'an kullanıldı.
Hayırlara vesile olması temennisiyle..

|
|
|
•••~☆☆☆~•••السلام عليكم ورحمة الله وبركاته•••~☆☆☆~•••▂ ▃ ▄ ▅ ▆ ▇ █ █ ▇ ▆ ▅ ▄ ▃ ▂ ▃ ▄ ▅ ▆ ▇ █ █ ▇ ▆ ▅ ▄ ▃
▂ •••~☆☆☆☆~•••
KİŞİSEL SAYFAMA HOŞGELDİNİZ.ELİMDEN GELDİĞİ KADAR ACİZANE HAZIRLAMAYA ÇALIŞTIM, KUSURLARIMI VE EKSİKLİKLERİMİ BAĞIŞLAYINIZ,DUALARINIZLA DAHA İYİSİNE İNŞAALAH...
Bu dünya, dar-ül-hikmettir,da-rül-hizmettir,dar-rül-ücret değil.Buradaki amal ve hizmetlerin ücretleri Berzahta ve Ahirettedir.Buradaki amal,Berzahta ve Ahirette meyve verir. Madem hakikat budur,amal-i uhreviyyeye ait neticeleri dünyada istememek gerektir.Verilse de, memnunane değil,mahzumane kabul etmek lazımdır.*MEKTUBAT 19.
Bediüzzam an Said Nursî

 

www.nuhsalih.net Forumunda yapılan Word İslam Spaces yarışmasında sayfamız sizlerin desteğiyle 1.olmuştur.Dualarını ve desteklerini esirgemeyen tüm kardeşlerime şükranlarımı sunarım...
Oylama kazanan ilk 3 1. Salih Bal www.sozler-rnk.tr.cx

|
Nasıl sevmiyeyim ki, bedenimde canımsın,
Hürmetine var oldum, sebebi hayatımsın.
Damarımda kanımsın, bana benden yakınsın,
Sen âşıklara mâ’şûk ve hep canlara cânânsın. |
ELIFBA - KURAN ÖĞRENİYORUM
|
|
NAMAZ NASIL KILINIR ?
Namaz kilinacak yerin ve üzerinin temiz olmasina dikkat edilir. Abdest alinip, kibleye dönülür. Niyet edilir. Hangi namazi kiliyorsa ona niyet edilir.. simdi sabah namazinin sünnetini kilacagm. "Niyet ettim Allah rizasi için sabah namazinin sünnetini kilmaya"
TEKBIR
Erkekler : Gözler secde yerine bakiyor. Ellerin içi kibleye dönük, basparmak kulak yumusagina degiyor. iki ayak birbirine parelelel, ayaklar arasinda 4 parmak sigacak kadar mesafe var. Allahu Ekber denilir. Hanimlar : Hanimlar tekbir alirken ellerimizi omuz hizalarina kadar kaldir. Ayaklar az açik. Vücudumuz diktir. Eller gögüs üstünde, gözler secdeye bakar durumdadir. Allahu Ekber denilir.
KIYAM
Hanimlar : Eller gögüsler üzerine baglanir. Sag el sol el üzerindedir. iki el beraberce gögüs üzerine konur. Ayaklar az açik, vücudumuz diktir. Gözler secdeye bakar. Eller bağlandiktan sonra "Sübhaneke" (Sübhaanekellahümme ve bihamdik, Ve tebâara kesmük ve teaalâaa ceddük, Velâailahe gayrük) okunur. Sonra Euzu Besmele çekilir ve Fatiha-i serife okunur. Sonunda "Amin" denir. Pesinden kisa bir sure okunur. Eller yana salinarak "Allahu Ekber" denerek ruküa egilinir. Erkekler : Gözler secde yerine bakiyor. Eller göbek altina baglanmis vaziyette. Sag elin küçük parmagiyla basparmak, sol elin bilegini halka gibi kavramis sekilde. iki ayak arasi4 parmak kadar açik ve birbirine parelel.
RÜ-KÛ
Rükuda üç kere "Sübhane rabiye'l aziym" denir. "Semiallahü limen hamideh" ve "Rabbena lekel hamd" diyerek dogrulunur. Pesinden "Allahu Ekber" diyerek secdeye varilir. Hanimlar : Ayaklar az açik. Bas sirt hizasina gelmeyecek kadar az egik. Dizler ve dirsekler hafif bükük. Eller dizlerin üzerinde. Gözler ayak ucuna bakiyor. Erkekler : Gözler iki ayak ucuna bakiyor. Bas ile sirt ayni hizada, sirt düz vaziyette ve yere parelel durumda. Bacak ve kollar gergin. Parmaklar açik, sikica diz kapaklarini kavramis durumda.
SECDE
"Allahu Ekber" diyerek secdeye varir. Secdede üç defa "Sübhane rabbiye'l âlâ" denilir."Allahu Ekber" diyerek secdeden kalkilir, dizler üstünde kisa bir müddet durulur. "Allahu Ekber" deyip secdeye tekrar varir. Yine secdede üç defa "Sübhane rabbiye'l âlâ" denilir. "Allahu Ekber" diyerek ikinci rekata kalkilir. Erkekler : Bas iki el arasinda. Alin ve burun yere degiyor. Parmaklar kibleye dogru. Dirsekler yere degmiyor ve vücuda yapisik degil. Karin oyluklardan ayri Ayak parmaklari kibleye dönük, topuklar bitisik. Hanimlar : Alin ve burun yere degiyor. Bas iki el arasinda, parmaklar kibleye dogru. Dirsekler yere degiyor ve vücuda yapisik, oyluklar da karna bitisik durumda. Ayaklarin üstü yere gelmis sekilde ve her iki ayak saga yatik.
KA'DE
Bu oturusta "Etteahiyyatü, Allahumma Salli, Allahumme Barik, Rabbena dualari okunur. Hanimlar : Son oturusta, eller dizler üstünde serbest. Ayaklarin her ikisi de saga çikarilmis Ayaklar üzerine degil, yere oturulur. Gözler dizlere bakmakta. Erkekler : Gözler oyluklara bakiyor. Eller oyluklar üzerinde, parmaklar kendi halinde. Sol ayak yatik ve üzerinde oturulmus Sag ayak dik ve bas parmagi kibleye dönük. Erkekler : Bas iki el arasinda. Alin ve burun yere degiyor. Parmaklar kibleye dogru. Dirsekler yere degmiyor ve vücuda yapisik degil. Karin oyluklardan ayriAyak parmaklari kibleye dönük, topuklar bitisik.
SELAM
Dualardan sonra, önce saga sonra sola dönülerek "Es-selâmü aleykum ve rahmetüllah" denir. Namaz tamamlanmis olur. Hanimlar : Gözler oyluklara bakiyor. Eller oyluklar üzerinde, parmaklar kendi halinde.Her iki ayak saga çikarilmis vaziyette Bas önce saga çevrilmisve gözler omuza bakiyor, sonra sola çevrilmis ve gözler omuza bakiyor.
DUA
Namazlari bitirip selam verdikten sonra, "Allahumme ente's-selamu ve min-ke's-selam tebârekte yâ ze'l Celali ve'l-ikram" denilir. Sonra "Ala Resulinâ salâvât" diye salâvat-i serife getirilerek arkasindan: "Sübhanellahi ve'lhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahu vellahu ekber ve lâ-havle ve lâ-kuvvete illâ billâhil aliyyi'l-azim" denilir. Bundan sonra, bir "Ayete'l-kürsi" okunur. Ardindan, 33 kere "Sübhanellah", 33 kere "Elhamdülillah", 33 kere "Allahu Ekber" dedikten sonra, "Lâ ilahe illallahu vahdehu lâ serike leh lehül-mülkü ve lehü'l,hamdü ve hüve alâ külli seyin kadîr" diyerek eller kaldir, dua ve niyazda bulunulur.
|
|
İşte O'nun namazı
resimli abdestin alınışı
Resimli namaz kılınışı
kulluk sırrı namaz ve kulluk
Geniş namaz bilgisi veren siteler
NurRis tarzı Namaza nasıl kalkılır kitabını mutlaka indirmelisiniz
-------------------------------------------------------------------------
Abdest dosyası Kulluk-İbadet-Namaz dosyası |
|
|
|
| February 15
|
|
|
| Bediüzzaman(r.a) |
|
|

|
Bana, 'sen, şuna buna niçin sataştın?' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var. O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler... Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası ne Cehennem korkusu var. Cemiyetin yirmi beş milyon (Türkiye'nin o günkü nüfusu) Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun. Kur'an'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem. Orası bana zindan olur. Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem'in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur." (Tarihçe-yi Hayat, "İsparta Hayatı")
| KURAN-I KERİM |
|
Kur’ân; İlâhi kelâm, Allah’ın insanlığa son evrensel mesajı. Resûlullahın en büyük mu’cizesi. Bütün İlâhî menşe’li kitapların en şümullüsü... Onun mahiyetine, şu cümlelerle bakabiliriz: Kur’ân,
• Ezel ve ebed sultanı olan Cenabı Hakk’ın on sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden yüce fermanı • Umum ins ve cinnin umum tabakalarına karşı konuşan ezeli bir hutbe • Hakikatler denizi • Mu’cize-i kübra (en büyük mu’cize) • Nurlar kaynağı • En âlâ mürşid • En mukaddes üstad • Coşkun bir deniz • Feyiz saçan bir güneş • Ehl-i şuura imam • Cin ve inse mürşit • Ehl-i kemale rehber • Ehı-i hakikate muallim • Kalplere kut ve gıda • Akıllara kuvvet ve ğına • Ruha ma ve ziya • Nefislere deva ve şifa • Daima terakkiyatta mertebe kateden kâmil insanların bütün tabakalarının mutlak rehberi • Kâinat semasında daim parlayan ve hiçbir vakit batmayan hakikat âleminin güneşler güneşi • Kâinatın bütün gerçek ve yüce hakikatlerinin beliğ tercümanı • Kâinat Yaratıcısının bütün kemalâtının mu’ciz dili ve bütün maksatlarının harika mecmuası • Bütün mukaddes ve hakikatlı kitapların özünün özü • Zemin kafasının aklı ve düşünme kuvveti. • Arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullah (Allahın ipi) • Allah’ın büyük bir eczahanesidir.
Bunun neticesi olarak, Kur'an'da • Her derde deva • Her zulmete ziya • Her ye’se rica bulunur.
| KURAN-I KERİM |
|
|

KUR’AN
“Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i baki varken Başka bürhan aramak aklıma zaid görünür. Elde Kur’ân gibi bir bürhanı hakikat varken Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?”
Kur’ân;
İlâhi kelâm,
Allah’ın insanlığa son evrensel mesajı.
Resûlullahın en büyük mu’cizesi.
Bütün İlâhî menşe’li kitapların en şümullüsü...
Ey Alem-i İslam!
Uyan, Kur'an'a sarıl!
İslamiyet'e maddi ve manevi bütün varlığınla müteveccih ol!
Bediüzzaman Said Nursi
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
Bediüzzaman Said Nursi, geçen asrın yetiştirdiği en büyük İslam alimlerinden biridir. Uzun hizmet hayatı boyunca hep tek hak din olan İslam’ı savunmuş, materyalist düşünceye, din ve mukaddesat düşmanlarına karşı büyük bir ilmî mücadele vermiştir. 6 bin sayfalık eseri Risale-i Nur Külliyatı, zor şartlarda yazılmasına rağmen hem muhteşem bir Kur’an tefsiri, hem de materyalist felsefeyi çürüten ve iman hakikatlerini en iyi şekilde ortaya koyan bir eserdir. Bediüzzaman Said Nursi, mütevazı üslubuyla “tevhid, haşir, nübüvvet, adalet, kader, tahkiki iman” gibi tahrip edilmeye çalışılan birçok önemli konu ve kavramı yerli yerine oturtmuştur. O, mücadele sahasına, İngiliz Sömürge Bakanı Lord Gladston’un, “Bu Kur’an Müslümanların elinde kaldıkça, onlara asla hükmedemeyiz. Önce Kur’an’ı çürütmeliyiz.” sözlerini bir gazetede okuduktan sonra galeyana gelerek şöyle atılmıştır: “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir nur olduğunu herkese ispat edeceğim!” Bediüzzaman, kendi çağında başlayan ve tüm dünyayı saran “küresel ahlaksızlaştırma” projesini zamanında tespit etmiş, ona karşı insanlığa uyarılarda bulunmuş, bunun insanlık neslinin sonunu getireceğini ifade ederek ikaz etmiştir. Karşısına kim çıkarsa çıksın, inandığı doğrudan dönmemiş, defalarca zehirlenmesine, defalarca darağaçlarından dönmesine rağmen kesinlikle inançlarından taviz vermemiştir. Bütün “dünyası” koltuğunun altındaki “hasırdan sepet”e sığabilen bu büyük insan, bu yüzden “bir sepetlik dünyaya” sepet kadar ehemmiyet vermemiştir. Fazilet ve ahlakı bir güneş gibi olmasına rağmen ona bile iftira atılmaya cür’et edilmiş; ancak bu çamurlar pek çabuk bir şekilde sahibinin çehresine geri dönüvermiştir. O zamanın gazeteleri ve onu mahkemeden mahkemeye sürükleyen, kanunsuz olmasına rağmen aylarca hapishanelerde tutup mahkemeye çıkışını geciktiren “hukuk”çular bu iftira kampanyasında kendilerince yer almaya çalışmışlardır. Öyle ki, hayatı bir hasır sepete sığan, dünyalık namına dikili bir ağacı, bir evi bırakın ikinci kat elbisesi bile olmayan, kırk yamayla dolaşan bir insana “menfaat peşinde koşmak” iftirası atılabilmiştir...
Kur’an Müfessiri
Bediüzzamanın en belirgin vasfı, Kur’an müfessiri olmasıdır. Bu konuda şöyle der:
“Kur'an-ı Hakîm'in dergâhında, bir dilenci hâdim hükmündeyim.”
“Derd benimdir, deva Kur'anındır.”
Yazmış olduğu Risale-i Nur külliyatı, ayetlerin ve hadislerin yorumundan ibarettir. Risaleler müstakil bir dava olmayıp, İslam davasının izah ve isbatından ibarettir.
Çağın Önünde Bir Âlim
Bediüzzaman, çağın gereklerini anlamış ve ona göre hizmetini yapmış bir İslam âlimidir. Bazıları bu zamanın şartlarıyla eski zamanın şartlarını birbirinden ayırt edememişler, adeta zamanımıza gelememişlerdir. O, bu konuda şu veciz ölçüyü ortaya koyar:
“Eski hal muhal…
Ya yeni hal veya izmihlal!”
Yani, zaman değişmiştir. Zamanın çarklarını geriye doğru çeviremeyiz. Ya yeni hale uyum sağlanacak veya durum çok vahim olacaktır.
Eski devirlerde bileği kuvvetli olan galip gelirmiş. Ama artık günümüzde bilim ve fen ön plana çıkmış. Kaliteli aydın bir insan, sıradan binlerce kişiye bedel olabilir. Kim daha ziyade bilim ve fenne dayanırsa, o galip gelir. Yabancılar bununla bize galip geldiler. Artık sadece kalbin cesur olması yetmemektedir.
Geleceğe yatırım
Ahirzaman, manen kış bir mevsimdir. Pek çok âlim bu kışın şiddetinden feryad eder, ama nedense kıştan sonra gelecek bahara bir hazırlık yapmazlar. Bediüzzaman ise şöyle der: “Çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir.”
Hizmet insanı
Bazı âlimler vardır, kendi köşelerinde kalmış, ilmini başkalarıyla pek paylaş(a)mamıştır. Bediüzzaman ise bir “hizmet adamı”dır. O, şöyle der:
“Bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir.
Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.”
İnsan, sosyal bir varlıktır. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından, toplum halinde yaşamaya mecburdur. Toplum halinde yaşamanın da, kolaylıklarıyla beraber, bir takım sorumlulukları vardır. Her insan kendi çapında başkalarını da düşünmekle mükelleftir.
Bediüzzaman, “Âlim olan mazur değildir.” der. Kendisi âlim biri olarak şunu söyler:
“İlim itibariyle insanlara bir menfaat dokundurmak için şer'an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim.”
O, hizmet etmeyi doğal bir görev olarak görür. Arı için bal vermek ne kadar doğalsa Bediüzzaman için de Kur’ana hizmet etmek, insanları aydınlatmaya çalışmak o derece doğaldır.
Etrafı aydınlatmak isteyen nice insan yangın çıkarmakla suçlandığı gibi, bazıları da Bediüzzamana nedense ön yargıyla bakmışlardır. O, bunlara şöyle cevap verir:
“Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.”
“Ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış.”
İçimizden Biri
Bir batılı “yolu sormuyorum, arkadaş arıyorum” der. Bediüzzaman da benzeri bir şekilde kendine mürid değil dava arkadaşı arar. O, çevresindekileri her söylediğini düşünmeden onaylayan kimseler olarak değil, araştırmacı muhakkikler olarak yetiştirmek ister. Bu meyanda şöyle der:
“Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür.
Evet, kimse demez ‘ayranım ekşidir.’
Fakat siz mihenge vurmadan almayınız.
Zîrâ çok silik söz ticarette geziyor.
Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum.
Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz.
İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”
Bir kısım toplum önderleri kendilerini adeta kusursuz göstermek için gayret sarfederken, O şöyle der:
“Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum.”
Ayrıca, kendisini hatasız zannetmenin hatalarına şöyle dikkat çeker:
“Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî (hatasız) değil. Onu hatasız zannetmek hatadır.”
“Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım!
Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım.
Hattâ başıma vursanız, ‘Allah razı olsun’ diyeceğim.
Hakk'ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz.”
Karizmatik bir lider
Lider bir insan, beraber yürüdüğü insanları onure etmeyi bilir, bir problem olduğunda en tatlı bir şekilde halleder, hatta gerekirse etrafta suçlu aramak yerine kendini suçlu olarak görür. Bediüzzamanın etrafında bulunan bazı kimseler kendi aralarında bir problem yaşadıklarında O, şu ibretli mektubu gönderir:
“Kardeşlerimden ricâ ederim ki: Sıkıntı veya ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözlerle birbirine küsmesinler ve "haysiyetime dokundu” demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.”
Zühd insanı
Zühd, kalben dünyayı terk etmektir. Bediüzzaman, şayet istese dünyada saltanat sürebileceği halde, sade bir hayatı tercih etmiştir. Hediye kabul etmemesi buna güzel bir örnektir. Aslında hediyeleşmek sünnettir. Ama bazı özel durumlarda hediye almamak daha isabetli olur. Mesela, adaletiyle meşhur Ömer bin Abdülaziz, Emevi hükümdarı olduktan sonra hediye almadı. Kendisine “sünnete muhalif olarak niçin hediye almıyorsun?” diye sorulduğunda şu cevabı verirdi:
“Hz. Peygamber zamanında hediye gerçekten hediye idi. Ama günümüzde rüşvet haline geldi.”
Bediüzzaman hediye almama sebebini şöyle anlatır:
“Mühim bir tüccar dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabul etmedim.
"İstanbul'dan senin için getirdim, beni kırma" dedi. Kabul ettim, fakat iki kat fiatını verdim.
Dedi: "Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?"
Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünkü dünyaya tenezzül etmez, tama' ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise,
- sadaka almaya mecbur olmuş,
- ehl-i servete tasannua muztar kalmış,
- tama' zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş,
- sadaka verenlere hoş görünmek için riyakârlığa temayül etmiş,
- âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner.
İşte sana manen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdansızlık telakki ediyorum. Sen madem fedakârsın; ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatinizi menfaatime tercih ediyorum, gücenme!
O da bu sırrı anladıktan sonra kabul etti, gücenmedi.”
Şefkat insanı
O, bahar çiçeklerinin solmasından ızdırap duyacak kadar engin bir şefkate sahiptir. İhtiyarlara yönelik yazdığı “İhtiyarlar Risalesinde” geçen şu ifadelerinde, bu engin şefkatin yansımalarını açıkça görmekteyiz:
“Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zahiren benden yaşlı ise de, manen ben onlardan daha ziyade ihtiyarlığımı tahmin ediyorum. Çünki fıtratımda rikkat-ı cinsiye ile acımak hissi ziyade bulunduğundan, kendi elemimden başka binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım.
Ve siz ne kadar firak (ayrılık) belasını çekmiş iseniz, benim kadar o belaya maruz kalmamışsınız.
Çünkü oğlum yoktur ki yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyade acımaklık ve şefkat, binler Müslüman evlâdlarının, hattâ masum hayvanların teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o sırr-ı şefkat ile hissediyordum.
Hususî bir hanem yoktur ki fikrimi yalnız ona hasredeyim; belki bu memleket ile ve belki âlem-i İslâmın kıt'asıyla hanem gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o iki büyük hanedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firaklarıyla mahzun oluyorum!”
Bir aile reisinin kendi ev ve evladıyla alakadar olması gibi, Bediüzzaman bütün vatan evladını kendi çocukları ve tüm İslam Dünyasını kendi evi olarak kabul etmiştir.
1952 de Eşref Edib’in kendisiyle yaptığı bir röportajda ifade ettiği şu cümleler O’nun iç dünyasını tahlilde bize mühim ipuçları sunar:
"Bana ıztırap veren, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir… Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!
Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur'ân'ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.
Bana, 'Sen şuna buna niçin sataştın?' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!
Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum."
Dâhili ve Harici Cihad Farkı
Bazıları “cihad” denildiğinde “savaş” anlasalar da, cihad savaş demek değildir. Cihad kelimesi, cehdetmek, gayret göstermek anlamındadır. Çevremize baktığımızda, büyük bir faaliyet ve hareketlilik gözümüze çarpar. Kavram olarak cihad, bu faaliyet ve hareketliliğin Allah yolunda yönlendirilmiş şeklidir.
Bediüzzaman ülke dâhilinde yapılacak cihad ile, dış düşmanlara karşı yapılacak cihadı çok net ifadelerle birbirinden ayırır. Sözgelimi, dıştan bir ülke saldırdığında silahla karşılık verilir ve savaşılır. Ama ülke dâhilinde yapılacak olan cihad, manevi bir mücadeledir. Kendisinin ifadesiyle:
“Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.
…Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir… Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir… Vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
…Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır.
…Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz.”
Müsbet Hareket
Ülke dâhilinde yapılacak cihadda en mühim bir esas müsbet hareket etmektir. Bediüzzamanın ifadesiyle:
“Aziz kardeşlerim,
Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.”
“Din dahilde menfi bir tarzda istimal edilmez.” (Yani din ülke içinde menfi olaylara alet edilemez.)
Yapılması gereken,
· insanları dine meylettirmek
· onları teşvik etmek
· dinî görevlerini hatırlatmaktır.
Yoksa “dinsizsiniz!” dese onları tecavüze sevkeder.
Din aslında hiçbir zümrenin tekelinde değildir. Herkesin hak dinden istifade etmek, hem hakkı, hem görevidir.
Müsbet hareket, “kahrolsun karanlık!” demek yerine bir mum yakmayı öğretir. Batıl ilahlara sövmek yerine Allah’ın adını anmayı ders verir.
Müsbet hareket, yıkmayı değil yapmayı, tahribi değil tamiri esas alır.
Müsbet hareket, başkalarının kusur ve noksanlarını ortaya koymak yerine, İslamın güzelliğini ilan etmeyi öğretir.
Müsbet hareket, mutedil hareketi netice verir, insanı taşkınlık ve şaşkınlıktan kurtarır, fevrî davranışlara sed çeker.
Müsbet hareket, görünüşte pasif, ama gerçekte en etkili bir metottur. Meşhur örnek ile anlatmak gerekirse, rüzgar ve güneş yolda giden bir adamın sırtındaki paltoyu çıkartmak için bahse girmişler. Önce rüzgar denemiş, gittikçe sür’atini artırarak adamın paltosunu çıkarmaya çalışmış. O şiddetini artırdıkça adam paltosuna daha şiddetle sarılmış. Ardından güneş devreye girmiş, hararetini azıcık artırması adamın paltoyu çıkarmasına yetmiş.
İşte müsbet hareket, temsildeki güneşin hareketine benzer. İlk bakışta ortalıkta bir şey yok gibidir. Ama sonuca baktığımızda muhteşem bir sonuç bizi beklemektedir.
Cahilliğe-Fakirliğe-Ayrılığa Karşı Cihad
20. yüzyılın başlarında, Bediüzzaman ülke dâhilinde yapılacak cihadla ilgili olarak şu hedefi gösterir:
"Bizim düşmanımız, ‘cehalet, zaruret, ihtilaftır.’
Bu üç düşmana karşı ‘san'at, marifet, ittifak’ silahıyla cihad edeceğiz."
Aradan geçen bir asırlık zaman biriminde bu üç düşmanla yapılan cihad henüz kazanılmış değildir. Cahillik, ekonomik geri kalmışlık ve Müslümanlar arasında ayrılık hâlâ devam etmektedir.
Yaşadığımız çağa “bilgi ve teknoloji çağı” adı verilmektedir. İlk emri “oku!” olan bir dinin mensupları bu meselede çağa ayak uydurmada zorlanmamaları gerekir.
Öte yandan, ekonomik alanda nice gayr-ı Müslim ülke Müslümanlardan daha ileri vaziyettedir. Böyle bir durum ise, İslamın evrensel intişarına ciddi bir engeldir.
Ayrıca, aynı dine mensup olan, aynı gaye için çalışan, aynı değerleri paylaşan Müslümanların adeta “ittifak etmeme hususunda ittifak etmeleri” acı bir gerçektir.
İşte, bu üç düşmana karşı verilecek mücadele, Müslümanları canlandıracak, evrensel barışa muazzam bir katkıda bulunacaktır.
Sivil itaatsizlik
Bediüzzaman 1926-1950 yılları arasında sürgün hayatı yaşadı, bu arada üç defa hapsedildi. Vefat ettiği yıl olan 1960’a kadar da gözetlemeler devam etti. Fakat O, hiçbir zaman devlete isyan eden biri olmadı ve talebelerini de öyle hareketlerden alıkoydu.
Şüphesiz O’nun bu tarz tavrı, o dönemlerde yapılan bir takım yanlışları kabul etmek anlamına gelmiyordu. Kendisinin mahkemede kullandığı şu ifadelerinde bu noktayı açıkça görebiliriz:
“Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır.
Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz.”
Bediüzzamanın savunduğu bu ince noktalar, artık günümüzde evrensel hukuk çerçevesinde gittikçe yükselen kıymetler halini almaktadır. Din ve vicdan hürriyeti, fikir hürriyeti gibi değerler dünyanın her tarafında genel kabul görmeğe başlamıştır.
Bediüzzaman yanlış uygulamalara “fikren ve kalben taraftar olmadıklarını” açıkça beyan etmekten çekinmez. Fakat bu yanlış uygulamalardan hareketle isyan cihetine de gitmez. Böyle bir hareketin çok acı sonuçlar doğurabileceğini nazara verir. İdarede olanlara şöyle seslenir:
“Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız halde "kalp de bizi sevsin" demeye?”
Bediüzzamanın nazara verdiği “bir şeyi reddetmek başkadır ve onun ile amel etmemek bütün bütün başkadır” manası günümüz dünyasında geniş revaç bulmaktadır. Özellikle sivil toplum kuruluşları mevcut hükümetlerin yanlışları olduğunda harekete geçip bu yanlışların önünü almaya çalışmaktadırlar. Bu bir isyan değildir, ama aynen kabul de değildir. Hata hata olarak görülmekte, bünyede zarar vermeksizin tedavisi cihetine gidilmektedir.
Asayiş muhafızı
Bediüzzaman asayişi “her türlü dünyevi saadetin esası” olarak görür. “Yüz ruhum olsa asayişe feda ediyorum” der.
Talebelerini de asayişin manevi muhafızları olarak yetiştirir. Uhuvvet Risalesinde verdiği şu örnek konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır:
“Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.”
Terör eylemlerinde ise böyle bir ince ölçü, böylesine insaflı bir yaklaşım asla söz konusu değildir. Terörün hâkim olduğu toplumlar mayınlı arazi gibi güvenden uzak olur. Her an bir bomba patlayabilir, her an serseri bir kurşun hedefe veya bir masuma isabet edebilir.
Bir Müslüman, eğer dini gerçek şekliyle biliyorsa asla terörist olamaz. Ancak “dinde hassas, aklî muhakemede noksan” bazıları hemen her toplumda görüldüğü gibi, İslam toplumlarında da bulunabilir. Böylelerinin yanlışlarıyla İslamı ve Müslümanları karalamaya çalışmak akla- mantığa ve insafa sığan bir tavır olamaz.
Siyasetüstü Bir Kur’an Hizmeti
Siyaset, yönetime talip olmaktır. Şüphesiz bazıları siyaseti esas alıp hizmet etmeye çalışabilirler ve hizmet de edebilirler. Bediüzzaman ise siyasetüstü bir hizmet metoduyla insanlara faydalı olmaya çalışır.
Bediüzzaman “Kur'ân ve iman hizmetinin kendisini siyasetten men ettiğini söyler ve bunu şöyle açıklar:
“Hakaik-i imaniye ve Kur'âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyasetle âlûde olsaydım, elimdeki o elmaslar, kandırılabilen avam tarafından, "Acaba taraftar kazanmak için bir siyaset propagandası değil mi?" diye düşünürler. O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde, ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.”
İşte böyle ciddi sebeplerden dolayı siyasetin içine girmeden vatan evladına faydalı olmaya çalışan Bediüzzaman, siyasilere de zaman zaman mektuplar göndererek Kur’an- iman hesabına tavsiyelerde bulunur.
Bu siyasetüstü metodun sonucu olarak, çeşitli partilere mensup kimseler günümüzde de O’nun eserlerinden istifade etmektedirler.
Medenilere Galebe
14 asırlık İslam tarihine baktığımızda gayr-ı Müslimlerle yapılan pek çok kanlı savaşlar görürüz. Günümüzde dıştan bir saldırı olduğunda “sıcak savaş” bir hak, hatta bir görev olmakla beraber, Bediüzzaman normal şartlar altında barış ve diyaloğa taraftardır. Bunu şöyle ifade eder:
“Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir.
Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur.”
İslamın güzelliğini fiilen göstermek onu en güzel bir şekilde temsil ve tebliğ etmek anlamına gelir. Bu layıkıyla yapıldığında dünyanın her tarafından nice insanlar gruplar halinde İslama koşacaklardır.
Kendisinin şu cümleleriyle konuyu noktalayalım:
“Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim;
sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz…
Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacaktır.” | | |
|
|
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hayatı boyunca yazdığı eserlerle, insanların zihnindeki şüpheleri izale edip, imanı tahkime çalışan bir İslam alimidir. Belki de Cenab-ı Hakk, bu görevi daha çevik-çavak yapsın diye, ona bu imansızlık fezaat ve fecaatini göstermiş, aşk ve şevkle iman hizmetinde bulunmasını sağlamıştır.
Ku'rân hakikatlerini müzbet ilim anlayisina uygun bir tarzda izah ve ispat eden Risâle-i nur Külliyati, her insan için en mühim mesele olan; "Ben neyim? Nereden geliyorum? Nereye gidecegim? Vazifem nedir? Bu mevcudat nereden gelip nereye gidiyorlar? Mahiyet ve hakikatleri nedir? gibi suallerin cevabını vâzıh ve kât'i bir sekilde, çekici bir üslûp ve güzel bir ifade ile beyan edip ruh ve akıllari tenvir ve tatmin ediyor.
Arz ve semavatın tabakatından, melâike ve ruh bahsinden, zamanın hakikatinden, hasir ve ahiretin vukuundan, Cennet ve Cehennemin varlığından, ölümün mahiyet-i asliyesinden ebedî saadet ve şekavetin menbaına kadar akla gelen ve gelmeyen bütün imânî meseleleri en kat'î delillerle aklen, mantıken, ilmen isbat eden risâlelerin tamamında herhangi bir fikrî tezada rastlanmiyor. Bu eserler şayet ilham olmayıp, bütünüyle mantık muhassalası olsaydı, muhakkak tezat da olurdu. Bu eserlerde tezadın olmaması ancak sünuhat ile izah edilebilir ki, bunu da zaten yer yer Nur Müellifi de bizzat söylemektedir.
Risâle-i Nur Külliyatı iyi bir ameliyat-ı fikriyle yapmaya vesiledir. Herkes kendi seviyesine göre okursa ve hele sürekli okursa ondan çok çok istifade edebilir. Çünkü bu eserler Kur’ân’dan mülhem pırıltılardır. Öyle olması da bir imtihandır. Eserlerde kullanılan ifade tarzı da bir imtihan.. Bediüzzaman’ın ekrad içinde neşeti de ayrı bir imtihandır. Bazıları iþte bu noktalara takılıp kalabilir ve o bereketli zat ve eserlerinden yararlanmayabilirler.
Bunun için, insan; Allah’tan (cc) devamlı olarak istikamet istemeli. Nasıl ki gündüz yaptığı ibadetten dolayı yorulan bir insan, uyuduğu zaman da ibadet yapmış gibi sevap alır. Öyle de hayatının her saniyesinde istikamet arzusuyla dopdolu yaşayan bir insana da Allah (cc) bir gün bunu lütfedebilir.
Risâleleri eğer hakkıyla anlasaydık, medrese ve tekkeler bekleneni verirdi. Ama maalesef bazılarımız onu sadece ilzam için kullandık ve malzeme durumuna düşürdük. Bazılarımız da, “anlamasak da, ruh istifade eder” deyip, evrad dinler gibi dinledik. Öldürdük onları. Perdeyi yırtıp, danede hakikatı gösteren dikkat-i nazardır; zâhirî nazar değil.
Eserlerin okunmasında dikkat edilecek hususlar :
Bütününü okumak.
Gazete gibi okumamak.
Bütünlük içinde mütalâaya kendimizi alıştırmak.
Kendi nefsine okumak ve ayrıca içinde bir şeyler olduğu mülâhazasıyla okumak.
Her gün okuduğu şeylerle kendini kritiğe tâbi tutmak ve otokontrol yapmak. Yoksa, eserler yaldızlı ciltlerle kütüphanede durur da, gerektiği gibi istifade edilemez.
| |
|
| Nur Cemalli Gül Tebessümlü Efendimiz!...
Güzel de sen güller de sen
Cemal arşında nurdan desen
Kutlu ayağını bastığı yollar bir bir gül olmuş
Miracında o güller yürüdükçe O'na yol olmuş
Medine'nin Gülü Medine'nin Gülü Ve Medine'nin Gülü
Nasa tarafından çekilen nebülalar. Sema bahçesinin gülleri
February 07
| 40 hadis |
|
|
1-
|
اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ قُلْنَا: لِمَنْ )يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟( قَالَ: لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلأئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ |
|
(Allah Rasûlü) “Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi.
Müslim, İmân, 95. |
|
2- |
|
اَلإِسْلاَمُ حُسْنُ الْخُلُقِ |
|
İslâm, güzel ahlâktır.
Kenzü’l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225. |
|
3- |
|
مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللَّهُ |
|
İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.
Müslim, Fedâil, 66; Tirmizî, Birr, 16. |
|
4- |
|
يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا |
|
Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.
Buhârî, İlm, 12; Müslim, Cihâd, 6.
|
|
| 5- |
|
إنَّ مِمَّا أدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ:
إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ |
|
İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür.
Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6. |
| 6- |
|
اَلدَّالُّ عَلىَ الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ |
|
Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
Tirmizî, İlm, 14. |
| 7- |
|
لاَ يُلْدَغُ اْلمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ |
|
Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz.(Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)
Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63. |
| 8- |
|
اِتَّقِ اللَّهَ حَـيْثُمَا كُنْتَ وَأتْبِـعِ السَّـيِّـئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا
وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ |
|
Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.
Tirmizî, Birr, 55. |
| 9- |
|
إنَّ اللَّهَ تَعَالى يُحِبُّ إذَا عَمِلَ أحَدُكُمْ عَمَلاً أنْ يُتْقِنَهُ |
|
Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.
Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, fiu’abü’l-Îmân, 4/334. |
| 10- |
|
اَلإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً أفْضَلُهَا قَوْلُ لاَ إِلهَ إِلاَّاللَّهُ وَأدْنَاهَا إِمَاطَةُ اْلأذَى عَنِ الطَّرِيقِ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ اْلإِيـمَانِ |
|
İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır.
Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 57, 58. |
| 11- |
|
مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أضْعَفُ اْلإِيـمَانِ |
|
Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.
Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248. |
| 12- |
|
عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَـكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ
بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ |
|
İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.
Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12. |
| 13- |
|
لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ |
|
Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.
İbn Mâce, Ahkâm, 17; Muvatta’, Akdıye, 31. |
| 14- |
|
لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ |
|
Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.
Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71. |
| 15- |
|
اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ |
|
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
|
| 16- |
|
لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا |
|
İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.
Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56. |
| 17- |
|
اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ |
|
Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.
Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8. |
| 18- |
|
لاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَانًا
وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أنْ يَهْجُرَ أخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثِةِ اَيَّامٍ |
|
Birbirinize buğuz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz.
Buhârî, Edeb, 57, 58. |
| 19- |
|
إنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إلَى الْبِرِّ وَ إنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إلَى الْجَنَّةِ وَإنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقًا وَ إنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلَى الْفُجُورِ وَ إنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إلَى النَّارِ وَ إنَّ الرَّجُلَ لَيَـكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا |
|
Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzâb (çok yalancı) diye yazılır.
Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103, 104. |
| 20- |
|
لاَ تُمَارِ أخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ |
|
(Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.
Tirmizî, Birr, 58. |
| 21- |
|
تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ أخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ وَأمْرُكَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهْيُكَ عَنِ الْمُنْكَرِ صَدَقَةٌ وَإِرْشَادُكَ الرَّجُلَ فِي أرْضِ الضَّلاَلِ لَكَ صَدَقَةٌ وَإِمَاطَتُكَ الْحَجَرَ وَالشَّوْكَ وَالْعَظْمَ عَنِ الطَّرِيقِ لَكَ صَدَقَةٌ |
|
(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.
Tirmizî, Birr, 36. |
| 22- |
|
إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلـكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ |
|
Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.
Müslim, Birr, 33; ‹bn Mâce, Zühd, 9;
Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539. |
| 23- |
|
رِضَى الرَّبِّ في رِضَى الْـوَالِدِ وَسَخَطُ الرَّبِّ في سَخَطِ الْـوَالِدِ |
|
Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır.
Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.
Tirmizî, Birr, 3. |
| 24- |
|
ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ لاَ شَكَّ فِيهِنَّ:
دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ |
|
Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir:
Mazlumun duası, misafirin duası ve babanın evladına duası.
İbn Mâce, Dua, 11. |
| 25- |
|
مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ |
|
Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir
hediye veremez.
Tirmizî, Birr, 33. |
| 26- |
|
خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ |
|
Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.
Tirmizî, Radâ’, 11; ‹bn Mâce, Nikâh, 50. |
| 27- |
|
لَيْس مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا |
|
Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı
göstermeyen bizden değildir.
Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66. |
| 28- |
|
كَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أوْ لِغَيْرِهِ أنَا وَ هُوَ كَهَاتَيْنِ فيِ الْجَنَّةِ وَأشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى |
|
Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: “Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yanyanayız” buyurmuştur.
Buhârî, Talâk, 25, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42. |
| 29- |
|
اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ قَالُوا يَا رَسُولَ للهِ وَمَا هُنَّ قَالَ: اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ وَالسِّحْرُ وَ قَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إلاَّ بِالْحَقِّ وَأكْلُ الرِّبَا وَأكْلُ مَالِ اْليَتِيمِ وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلاَتِ الْمُؤْمِنَاتِ |
|
(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.
Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144. |
| 30- |
|
مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ |
|
Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.
Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75. |
| 31- |
|
مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أنَّهُ سَيُوَرِّثُهُ |
|
Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki;
ben (Allah Teâlâ) komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.
Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141. |
| 32- |
|
اَلسَّاعِي عَلَى الأرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
أوِ الْقَائِمِ اللَّيْلَ الصَّائِمِ النَّهَارَ |
|
Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden
veya gündüzleri (nafile) oruç tutup, gecelerini (nafile) ibadetle
geçiren kimse gibidir.
Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41;
Tirmizî, Birr, 44; Nesâî, Zekât, 78. |
| 33- |
|
كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ |
|
Her insan hata eder.
Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.
Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30. |
| 34- |
|
عَجَبًا لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْس ذَاكَ لأحَدٍ إِلاَّ لِلْمُؤْمِنِ: إِنْ أصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَـكَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ |
|
Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.
Müslim, Zühd, 64; Dârim”, Rikâk, 61. |
| 35- |
|
مَنْ غَشَّـنَا فَلَيْس مِنَّا |
|
Bizi aldatan bizden değildir.
Müslim, Îmân, 164. |
| 36- |
|
لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ |
|
Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden ya da affedilmedikçe)
cennete giremezler.
Müslim, Îmân, 168; Tirmizî, Birr, 79. |
| 37- |
|
أعْطُوا الأجِيرَ أجْرَهُ قَبْلَ أنْ يَجِفَّ عَرَقُهُ |
|
İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.
İbn Mâce, Ruhûn, 4. |
| 38- |
|
مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا أوْ يَزْرَعُ زَرْعًا فَيَـأكُلُ مِنْهُ
طَيْرٌ أوْ إِنْسَانٌ أوْ بَهِيمَةٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ |
|
Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır.
Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10. |
| 39- |
|
إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ
وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ ألاَ وَهِيَ الْقَلْبُ |
|
İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.
Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107. |
| 40- |
|
اِتَّقُوا اللَّهَ رَبَّـكُمْ وَصَلُّوا خَمْسَـكُمْ وَصُومُوا شَهْرَكُمْ وَأدُّوا زَكَاةَ أمْوَالِكُمْ وَأطِيعُوا ذَاأمْرِكُمْ تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّـكُمْ |
|
Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.
Tirmizî, Cum’a, 80. | | |
| Ey sehid oğlu sehid, isteme benden makber,Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber... |
|
|
|
|
|
|
|
|
| 1400 YIL ÖNCE GELEN E-MAİL |
|

Ey Allah (c.c.)ın kulları!
Bugünün genç müslümanları!
Her gün sabırsızca bekliyorsunuz,
"Bana e-mail geldi mi?" diye.
Günde bir kaç kez online oluyorsunuz.
Mutlu oluyorsunuz,
"Bir mailiniz var!" yazdığında.
Okumak için sabırsızlanıyorsunuz.
Bazı mesajlar gerçekten güzel,
Arkadaşlarınızdan, dostlarınızdan sıcacık.
Fakat çoğu öylesine gelmiş; alakasız.
Sadece zamanınızı alıyor.
Derhal siliyorsunuz.
Biliyor muydunuz, yaklaşık 1400 yıl önce,
Allah(c.c.) size uzun bir e-mail gönderdi.
Meleği Cebrail(a.s.) aracılığıyla elbet,
Kulu Muhammed Aleyhisselatuvesselam’a
Açtınız mı bu e-maili?
Subject: Kur’an,
"Kuşku Barındırmayan Rehber"
Download ettiniz mi bu dosyayı?
Kalbinize bookmark’ladınız mı?
Hayatınızın "favoriler"ine eklediniz mi?
Her sabahınızın "başlangıç sayfası" yaptınız mı?
Açtıysanız bu e-maili
Hepsini okumuş olmalısınız...
Gönderilen elçilerin kıssalarını...
Helak olan kavimlerin öykülerini...
İnsanlığa mesajları,
Günlük hayatınızın rehberini,
Geleceğe dair güzel haberleri, müjdeleri.
Allah’ın sizden "reply" edip,
E-mail olarak iyi amel beklediğini.
şimdi, her sabah uyandığınızda;
İlk bu e-maili okuyun.
Kur’ân’da "save" edildiği şekliyle,
Hatırlayın ve ona göre "reply" eyleyin.
Sevgili genç müslümanlar;
İslamın geleceğine "enter"leyin.

| |
February 06

ESSALATÜ VESSELAM YA HABİBALLAH (S.A.V)

January 28
Dünya her dem olayları idrak temayülünü gerekli kılar. Akıl sahibi olan insan 'dünü arar, bugünü yaşar, yarını arzular' ataletini yenen, çalışkan ve fikir sahibi insanlar olayları iyi tetkik ettikleri için arzuladıkları yarına ermeleri daha kolay olur. Arzulanan yarınların kıymetli olması ve geçmişten pişmanlık duyulmaması için kürre-i arzın malikinin emrettiği yolda ilerlemek gereklidir. Elbette yarınlar İslama gönül veren ve kimseden karşılık beklemeden hizmet eden değer sahibi kişiler sayesinde daha yaşanabilir olacaktır. Güzel günlere ulaşmamız dileğiyle. Selam ve Dualarla...SALİH
|
January 23
| OSMANLI DEVLETİ |
|
|
OSMANLI DEVLETİ
1299 - 1924 |
Fatih Sultan Mehmed Han'ın İstanbul Muhasarası için Edirne'den Ordusu ile Yola Çıkışı
Fatih Sultan Mehmed Han'ın Hiddetlenerek Atını Denize Sürmesi
Fatih Sultan Mehmed Han Ordusuyla İstanbul Surlarından İçeri Girerken
Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul'un Fethinden Sonra Ayasofya Önünde |
| NAMAZ |
|
|
"Namaz dinin diregidir." Hadis
NAMAZ ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masrafla kazanılır; hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat’î anlamak istersen,
şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör:
Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki:
“Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyare bulunur.
Sermayeye göre binilir.”
İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler.
Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder.
Fakat o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar.
Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zayi eder. Birtek altını kalır.
Arkadaşı ona der: “Yahu, şu liranı bir bilete ver, ta bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler; bir günde mahall-i ikametimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun.”
Acaba şu adam inat edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip muvakkat bir lezzet için sefahete sarf etse, gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?
 İşte ey namazsız adam!
Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim! O hâkim ise, Rabbimiz, Hâlıkımızdır.
diğeri gafil, namazsız insanlardır.
O yirmi dört altın ise, yirmi dört saat her gündeki ömürdür.
O has çiftlik ise Cennettir. O istasyon ise kabirdir.
O seyahat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur.
Bir kısmı da hayal gibi, elli bin senelik bir mesafeyi bir günde kat’ eder. Kur’ân-ı Azîmüşşan şu hakikate iki âyetiyle işaret eder.
O bilet ise namazdır. Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.
ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarf etmeyen,
ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder! Zira, bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek akıl kabul ederse—halbuki kazanç ihtimali binde birdir—sonra yirmi dörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimalle kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?
Halbuki namazda ruhun, kalbin, aklın büyük bir rahatı vardır.
Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir.
Hem namaz kılanın diğer mübah, dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü âhirete mal edebilir; fani ömrünü bir cihette ibka eder. |
| İlhan_rnk'nın katkılarıyla.. |
|
 |
|
|
|
|

“Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, dünya sevgisinden kurtulur ve ahiretine ciddî çalışır.”
“Dost istersen Allah yeter. Evet o dost ise, herşey dosttur.”
“Düşman istersen nefis yeter. Evet kendini beğenen, belâyı bulur zahmete düşer; kendini beğenmeyen, safayı bulur, rahmete gider.”
|
|
|
|

"Sen olmasaydın habibim, kainatı yaratmazdım"
"Kudsi Hadisinin Açıklaması"
Madem kainat insan için yaratılmış, ve madem insan yalnız başına İlahî hakikati anlaması mümkün değildir. Öyleyse insanların nazarını mahlukattan ve masivadan çekecek peygamberler olacaktır.
Bu peygamberlik makamı, Allah’ın en çok sevdiği insanlardan oluşacaktır.
Bu peygamber dediğimiz seçkin insanların arasında da vahiyde belirtildiği gibi, en sevgili kul ve en şerefli kişi Hz. Muhammed’dir (a.s.m).
|
Hz. Muhammed'in (a.s.m) duası, bu kainatın yaratılması için bir sebeptir.
Bediüzzaman Said Nursi’nin ifadesiye
“Allah, ezeli ilmiyle Peygamberimizin,
kainatın ve cennetin yaratılması hususundaki ısrarlı ve ihlaslı duasını kabul etti ve bu kainatı halk etti.”
İşte O’nun bu duası olmasaydı Allah kainatı ve içindekileri yaratmazdı.
Çünkü O zat (a.s.m) bütün enbiyanın seyyididir, bütün evliyanın reisidir.
O geldikten sonra dünya rahata kavuştu. Bu noktadan O’na olan sevgi, başka bir sevgidir. Fakat madem Allah’ın zatı mahlukatın zatına benzemez.
Ve hadsiz derecede mükemmel ve alidir. Elbette sıfatları da benzemez.
Yani ilmi, iradesi, kudreti ve muhabbeti de mahlukatın sıfatlarına benzemez.
Allah’ın Peygamberimize olan muhabbetini aklımızla anlamamız mümkün değildir.
Çünkü Allah’ın ne sıfatlarını, ne zatını ne de fiillerini aklımız almıyor.
Elbette muhabbet-i ilahiyeyi de anlamamız iktidarımız haricindedir.

|
|
|

LEMALAR MECMUASINDAN 21.LEMA DAN BİR BÖLÜM
Bu Lem'a lâakal her onbeş günde bir defa okunmalı.
Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
Bu dünyada, hususen uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,
en büyük bir kuvvet,
en makbul bir şefaatcı,
en metin bir nokta-i istinad,
en kısa bir tarîk-ı hakikat,
en makbul bir duâ-yı mânevî,
en kerametli bir vesîle-i makasıd,
en yüksek bir haslet,
en sâfî bir ubûdiyet:
İhlâstır.
Mâdem ihlâsda mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var..
ve mâdem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid'alar, dalâletler içerisinde bizler gâyet az ve zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gâyet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i îmaniye ve hizmet-i Kur'aniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş;
Elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gâyet derecede muhtacız.
Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zâyî olur, devam etmez;
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlası kıracak esbabdan; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın. İhlası kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri defetmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ:
Amelinizde Rızâ-yı İlâhî olmalı. Eğer O râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse te'siri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabûl ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk'ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.
İKİNCİ DÜSTURUNUZ:
Bu hizmet-i Kur'aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev'inden gıbta damarını tahrik etmemektir. Çünki, nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez; bir gözü bir gözünü tenkid etmez; dili kulağına itiraz etmez; kalb ruhun ayıbını görmez.. belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder; yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır. Hem nasılki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkid edip sa'ye şevkini kırıp atalete uğratmaz. Belki bütün istidadlariyle, birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler, hakikî bir tesanüd bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre mikdar bir taarruz, bir tahakküm karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte ey Risale-i Nûr Şâkirdleri ve Kur'anın hizmetkârları!
Sizler ve bizler öyle bir insân-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzalarıyız.. ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz..
ve sâhil-i selâmet olan Dâr-üs Selâm'a ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz.
ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ:
Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakda bilmelisiniz. Evet kuvvet hakdadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar |
|
Cenâb-ı Erhamürrâhimîn'den bütün Esmâ-i Hüsnâsını şefaatçı yapıp
niyaz ediyoruz ki:
"Bizleri ihlâs-ı tâmme muvaffak eylesin...
Âmîn..."
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ
January 21 Free Hit Counter
SAYFAMI ARKADAŞINIZA TAVSİYE EDİN
MOSLEMS ARE NOT TERRORIST...
HUMAN'S RELIGION, LANGUAGE, RACE AND SEX IS NOT IMPORTANT AT ALL..
AND WE (MOSLEMS) BELIVE THAT
ALL HUMAN BEINGS ARE
BROTHER AND SISTER...
GÖNÜLLER ALLAHA AÇIK,ELLER YARDIMA HAZIR OLSUN
AÇLIK VE SAVAŞ SON BULSUN
SPACEMDE BULUNAN TÜM RESİM VE BLOGLARI KOPYALAYABİLİRSİNİZ...
THANKS TO MY BROTHERS,WHO GAVE MET HİS BLOG,PİCTURES..etc
| Nur 2.0 Sesli Risale-i Nur Külliyatı |
|
|
  
Nur 2.0 Risale-i Nur Külliyatı Programı Ücretsiz Bilgisayarınıza İndirebilirsiniz,
http://www.nurrisaleleri.com/memberdac.php?fsignout=0
|
Üyelik girişi için e-posta adresinizi ve parolanızı yazarak "Giriş" butonuna tıklayınız.
Nur 2.0 programını bilgisayarınıza indirmek için E-Posta Adresinize gönderilen "Parolanızı" yazarak sisteme giriş yapınız.
| |
| |
Şefkat ve merhamette güneş gibi ol,
Başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol,
Sahavet ve cömertlikte akarsu gibi ol,
Tevazu ve maluliyette toprak gibi ol,
Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol,
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...
|
 |
 |
|
|
|
  
|
|
|
“Ümmetimin yaptigi ibâdetlerin en kiymetlisi, Kur’ân-i kerîmi, Mushafa bakarak okumaktir.” Hz.Muhammed (S.A.V)
| |
|
|
|
|
Kur-an'ı Kerim hatim çalışması İslami Spacesler Arasında Cüz olarak dağıtılacak olan Hatim'e sizde katılmak istemezmisiniz, Sizde bir cüz alabilirsiniz.
Okunacak Kur-an Kerim'i Başta Peyganber Efendimiz S.A.V. İsmini bildigimiz ve Bilmedigimiz Tüm Peyganberi zişana, Aşere-i Mübeşşere, Silsile-i Aliye, Evliyalar, Alimler, Mezheb İmamları, Mütefekkirler, Kabir Aleminde göçmüş Tüm Müslümanların Ruhuna ve bu hatim'e iştirak Eden kardeşlerimize, ve bu kardeşlerimizin Ahiret'e İntikal Etmiş Geçmişlerine, ve Felaketler, Helaketler Asrı İmamı Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Ruhuna Hediye Edilecektir.
Cüz Almak isteyen Arkadaşlar,
mail veya messenger'den bilgi alabilirler,
|
|
“Çocuklarina Kur’an ögreten anne-babaya Cennette taç giydirilir.” Hz.Muhammed (S.A.V)
|
|
| |
| Mesnevi-i Nuriye"Lemalar" |
|
|
LEM'ALAR
(Türkçe Risale-i Nur'un Yirmiikinci Sözü ile aynı mealdedir)
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ
اَللّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ* لَهُ مَقَالِيدُ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ * فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ *مَا مِنْ دَابَّةٍ اِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا
Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba(sebeblere) isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî te'sirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder, te'siri esbaba vermiyor.
Evet Sultan-ı Ezelî'nin memurları vardır amma, icrâatçıları değillerdir ki, saltanat ve Rubûbiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icrâatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahidlerdir ki, gördükleri evamir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidadlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbâb, ancak ve ancak kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhar için vaz'edilmiş bir takım vasıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir.
Beşer sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def' için tâyinlerine zaruret hâsıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh Allah'ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenab-ı Hakk'tan şekva ve şikâyetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikayetlerin hedefini değiştirmek için esbâb vaz'edilmiştir. Çünki kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i lâtif suretinde bir temsil-i mânevî rivayet ediliyor ki:
Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk'a demiş ki:
-Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler. Benden küsecekler.
Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki:
-Senin ile ibadımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip sana küsmesinler.
Evet nasılki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesine mütealliktir. Öyle de Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervahta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasib düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiyeye bir perdedir.
Evet izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden... Mesnevi-i Nuriye
Risale'nin devamını http://www.nurlar.de/mesneviinuriye.htm bu adresten okuyabilirsiniz. |
ABDUSSAMED'DEN KUR'AN ZİYAFETİ DİNLEMEK İÇİN http://www.ihhradyo.net/index.php
|
|
|
|
|
The Message
The Message German | English
Man zählt das 7. Jahrhundert. Die Stadt steckt voller Intrigen. Ihre mächtigen Führer befinden sich in einem erbitterten Kampf gegen einen Mann, der den uralten Götzenglauben und damit die unumschränkte Gewalt der Herrschenden untergräbt. Der 40jährige spätere Prophet verurteilt Unrecht, Trunksucht und Sklaverei und verkündet, es gebe nur einen einzigen Gott. Die Waffe gegen die Herrschenden zu erheben widerstrebt ihm zunächst. Doch in seinem Onkel Hamza, dem "Löwen der Wüste", hat er einen furchtlosen und tatkräftigen Verbündeten. Erst eine feige Hinterlist der Ungläubigen kann den Löwen der Wüste stoppen...
It is the 7th Century in Mecca, where powerful leaders are in conflict with Mohammad who dismiss their way of life and the injustice it produces. After seeing a vision of the Angel Gabriel, Mohammad calls the people of Mecca to cast aside the 300 idols of the Kaaba and worship only one God. Despite bitter opposition from the leaders of Mecca, Mohammad and his faithful followers meet secretly to listen to the revelations of the word of God. The leaders respond with persecution, forcing the Muslims to leave Mecca and take sanctuary in Medina.
After a revelation from God, Mohammad agrees to take arms against Mecca and battle until more and more people are converted to the emerging religion and ready to accept the prophet. Then the idols of Kaaba are destroyed and the holy place is dedicated to the worship of one God. Mohammad is the Prophet ... the Messenger of God.
The Message is an epic in the true sense of the word. It took six years to prepare and over one year to film. |
|